< İnna lillah ve inna ileyhi raciun... - Blogcu




>

" Ya Rabbi! Ben çok günahkarım. Fakat senin magfiretin sonsuzdur. Diledigini yaparsın! Ben ancak sana sıgınırım! Ya Rabbi, boynumu büküp sana teslim oldum! Beni affet!!!!”




Kimselere diyemedim...

 



Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabb’im. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralar”a döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime
söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

Senai Demirci

Seyret Sus ve Dinle

 

 

Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.

 

 

 

Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."

 

 

 

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

 

 

 

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

 

 

 

 

 

 

 

"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"

 

 

 

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

 

 

 

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...

 

 

 

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.

 

 

 

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

 

 

 

"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç

 

bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

 

 

 

Kabul et gerçeği, her şey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede her gün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."

 

 

 

Dağ denize sordu:

 

 

 

"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"

 

 

 

Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...

 

 

 

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."

 

 

Evliliğin Gâyesi

 

Evliliğin Gâyesi

İslâm’da evliliğin en başta gelen gâyesi, îmânlı bir neslin yetiştirilmesi ve İslâm ümmetinin sayısının çoğaltılmasıdır. Bu hususda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Evlenin ve çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!" (1) buyurmuşlardır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, evliliğin gözü haramdan koruduğuna ve namuslu yaşamaya vesile olduğuna işaretle şöyle buyurur:

"Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin! Çünkü bu, gözü (haramdan) koruyan, namuslu kalmaya yardımcı olan çaredir. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, (farz oruçlarından başka nafile) oruca (da) sarılsın. Çünkü o (oruç), kendisinin şehvetine ve nefsine hâkim olmasını sağlar." (2)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, evleneceklerin, dindarlığı ve ahlâk güzelliğini diğer meziyetlere tercih etmelerini tavsiye etmişlerdir:

"Kadınları yalnız güzellikleri için nikah etmeyin!. Muhtemeldir ki, güzellikleri onları ahlâken alçaltır. Onlarla mallarının hatırı için de evlenmeyin! Belki malları kendilerini azdırır. Kadınlarla dindarlıkları yüzünden evlenin! Muhakkak ki yırtık elbiseli, siyah, fakat dindar bir kadın daha kıymetlidir." (3)

İslâm Dîni, evliliğin uzun ömürlü olması için iyi bir eş seçimi yapılmasını esas alır. Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı güveni sağlayacak sağlam bir temel üzerine binâ edilmesi gerekmektedir. Bu temel, dîn ve ahlâktır. Dindarlık yaşlandıkça daha da artar. Ahlâk, zaman ve tecrübelerle daha olgunlaşır. Ahlâk güzelliği, insan için en kıymetli servettir. Asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan, her yaşta güzeldir.

Zenginlik, güzellik, soy-sop gibi insanların çoğunun peşinde koştuğu şeyler geçici olup, evlilik bağının devamını sağlamaz. Üstelik bu özellikler, kibri, ucbu (kendini beğenmeyi), övünmeyi ve ilgi çekmeyi getirmektedir. (4)

İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

"Kadın dört şey için nikâh edilir; malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı... Sen bunlardan dindar olanını araştır, bul. Mes’ûd olursun.." (5) buyurmuşlardır. Zîrâ erkekler evlenirken umûmiyetle bu dört hususu gözönünde bulundururlar, dindârlığı ise en sona bırakırlar.

 

 

Bir mumda siz yakın...

 

 

Bir mumda siz yakın...

 

 

Suudi Arabistan'a giden bir arkadaş, beraber çalıştığı bazı

arapların, Endonezya ve Filipinler getirtilen 5/6 yaşında

kız çocuklarına parayla tecavüz ettiklerini duyunca,

sinirlenerek onlara; siz Müslüman değilsiniz diye haykırmış.

Karşısındaki arap, hiddetle suratına doğru Uzattığı beş

parmağını göstererek "İslam’ın beş şartı var, biz bunları

tam yaparız, biz TAM MÜSLÜMANIZ, çok sevabımız var,

şimdi biraz da harcıyoruz demiş.

 

Geçenlerde TV'de, bir ulema konuşuyordu; Allah 1 sevabı

40'la çarpar, 1 Günahı yalnız 1 günah sayar diyordu.

 

Demek ki Arap haklı; her gün 5 vakit namaz x 40 =200 sevap

x365gün = yılda 73.000 sevap x 5 şartı da yerine getirse =

 365.000 sevap... 365.000 sevap

- 20 günah( senede ortalama 20 ırza geçme olsa ) = 364.980

senede sevap Kalır. Bu Müslüman kardeşimiz 60 sene yaşasa

21.898.800 sevap biriktirmiş olur.

 

Türklerde çocuk 7 yaşına kadar MELEK sayılır ve bir meleğe

 nasıl davranılırsa, öyle davranılırdı. Bu adet Kırgızlarda ve

bazı Türk halklarında halen devam etmektedir.

 

Bize göre bunlar MELEKLERE tecavüz etmektedir.

(Bu kadar sapık olup da bizden daha Müslüman olduklarını

söyleyenlerden iğreniyorum...)

 

Türk İslam kültüründen rahatsız olan emperyalistler

150 senedir Vehabi Müslümanlığını pompalamaktadırlar ki

Vehabiler İngilizlerin kışkırtmaları ile Türkleri ve onlara ait

ne varsa yok etmiştirler ve hala sahipleriyle beraber aynı

işi yapmaktadırlar.

 

İslam’ın Beş şartı

1 - Kelime-i Şahadet getirirken Allah'ı hissetmez ve anlamazsa,

 boşuna vakit kaybeder.

2 - Oruç tutarken, açları, çaresizleri hissetmezse aç kalmış

olur.

3 - Namaz kılan doğru yolu bulup, hayır işlemezse, yalnız

yatıp kalkmış olur,

4 - Zekât verirken, verdiği kimseyi inciten günaha girmiş olur.

5 -Çevresinde muhtaç insanlar varken, onlara yardım etmeyip

 hacca gidenler,bize düşmanlık yapan Suduları zengin etmiş olur.

-----Bir yetimin başını okşamak, her durakta bin rekât namaz

kılmaktan daha hayırlıdır. (MEVLANA) -----

 Türk İslam Kültüründe; SEVAP kazanmak; iyilik yaptığının

hayır duasıyla olur, GÜNAH kazanmak; zarar verdiğinin

bedduasıyla olur.

 

BU METIN TÜM DÜNYADA ÇOCUK PORNOSU MADURLARI

IÇIN BIR MUM YAKILARAK DOLASIP SIZE ULASTI.

HEDEF 1 MILYON MUM. BU RAKAMA ULASILDIGINDA

TÜM ÇOCUK PORNOSU SUNAN SITELER KAPATILACAK.

BU OLAGAN ÜSTÜ HAREKETE KATILMANIZ IN ANNE

BABA OLMANIZ GEREKMIYOR. GELECEKTE SAHIP

OLACAGINIZ ÇOCUKLAR INDE LÜTFEN BIR MUM DA

SIZ YAKIN.%70 I 3 YASIN ALTINDAKI ÇOCUKLARDAN

OLUSAN AILELERINDEN ÇALINIP BU PISLGE ALET

EDILMS BU ÇOCUKLAR IN BU MESAJI TANIDIGINIZ

HERKESE YOLLAYIN. ZAMAN KISITLI 31 ARALIK 2006

SON GÜN. BIR MILYONU GEÇMEK IN SON BIR MUM

LÜTFENN............

 

 

...

Tefecinin evliyâ olmasi

 

 

Yâ Rabbî! Ben çok günâhkârim. Fakat senin magfiretin sonsuzdur. Diledigini yaparsin! Ben ancak sana siginirim! Yâ Rabbî, boynumu büküp sana teslim oldum! Beni affet!

 

 

 

Evliyânin büyüklerinden olan Habîb-i Acemî hazretleri, önceleri çok zengin idi ve tefecilik ile ugrasirdi.

 

Birgün evinde et pisirirken, birisi gelip, "Allah rizâsi için bir sadaka" dedi. Gelen kimse, gerçekten ihtiyâç sahibi birisi idi. Kapi yüzüne kapatilinca, üzgün bir sekilde oradan ayrildi.

 

Habîb-i Acemî, bir müddet sonra, ocaktaki çömlegi indirince, içindeki etin, tamamen kan ve irin hâline geldigini gördü.

 

O güne kadar yaptiklarindan pismanlik duyup, tevbe etti.

 

Hasan-i Basrî hazretlerine talebe olmak üzere yola çikti. Yolda giderken sokakta oynayan çocuklar, kendisini görünce:

 

- Çekilin! Çekilin, tefeci Habîb geliyor! Ayaklarindan kalkan toz üzerimize gelir, biz de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçmaya basladilar.

 

 

 

Tevbe samimi olunca...

 

 

 

Hasan-i Basrî hazretlerinin evine gidip, huzûrunda tevbe-i nasûh etti. Elini öpüp talebesi oldu. Hocasinin huzûrunda söyle duâ etti:

 

- Yâ Rabbî! Ben çok günâhkârim. Fakat senin magfiretin sonsuzdur. Diledigini yaparsin! Benim derdime ancak sen dermân olursun! Ben ancak sana siginirim! Yâ Rabbî, boynumu büküp sana teslim oldum! Beni affet!

 

Sonra evine gitmek için yola çikti. Yine o çocuklarin yanindan geçiyordu. Bu sefer ayni çocuklar dediler ki:

 

- Çekilin! Çekilin! Üzerimizdeki tozlar tevbekâr Habîb’e bulasmasin! Bulasirsa Allahü teâlânin sevgili kulunu üzmüs oluruz.

 

"Söyleyene degil, söyletene bak" düstûrunca, çocuklarin bu söz ve hâlleri onu çok duygulandirdi ve dedi ki:

 

- Yâ Rabbî, tevbemi kabûl edip, beni iyilerden eyledigin için, sana sonsuz sükürler olsun.

 

Daha sonra, her tarafa tellâllar gönderip:

 

- Her kimin Habîb’e borcu varsa, bunlari helâl etti. Aldigi fâizleri de geri verecektir. Alacagi olanlar da gelsin paralarini alsinlar, diye bagirtti.

 

Servetinin hepsini fakirlere dagitti. Sonra da Firat nehrinin kenarina bir kulübe yapip, burada ibâdetle mesgûl oldu. Hac zamani bir âile gelip kendisine dedi ki:

 

- Biz hacca gidiyoruz. Size bir miktar para birakiyoruz. Uygun bir ev bulursaniz bize satin alirsiniz.

 

Sonra hacca gitmek üzere yola çiktilar. Bu sirada Basra’da çok kitlik vardi. Habîb-i Acemî hazretleri, râzi olacaklarini bildigi için, ev için birakilan paranin hepsi ile gida maddesi alip, ihtiyâç sahiplerine dagitti.

 

Bir müddet sonra, hacca giden âile dönüp dediler ki:

 

- Biz hacdan döndük. Bizim için ev almissaniz evimizi, almamissaniz paramizi isteriz.

 

Habîb-i Acemî hazretleri buyurdu ki:

 

- Size ev degil, kösk satin aldim. Öyle bir kösk ki, bahçesinde agaçlar, meyveler, nehirler vardir.

 

 

 

Köskümüze kavustuk

 

 

 

Adam çok sevinip durumu hanimina anlatti. Hanimi hemen görmek isteyince, Habîb-i Acemî hazretleri kendilerine buyurdu ki:

 

- Sikintili zamanda, fakirlerin ihtiyâçlarini giderenlere Cennette köskler verecegini, Allahü teâlâ va’detmektedir. Ben sizin paranizla Cennetten kösk aldim.

 

Bunun üzerine onlar da râzi oldu.

 

Bir müddet sonra, kari-koca ikisi de vefât etti.

 

Onlar rü’yâda yakinlarina görünüp dediler ki:

 

- Habîb-i Acemî hazretlerinin bize müjdeledigi kösklere kavustuk.

 

« Önceki :: Sonraki »